OSMANLI İMPARATORLUĞU VE TÜRKİYE’DE DEVLET YAPISI
[ GAH FORUM ]
Makale yazarı: GAZİ EKE Tarih, gün ve saat : 07. Nisan 2006 17:05:
OSMANLI İMPARATORLUĞU VE TÜRKİYE’DE DEVLET YAPISI
Özellikle Türkiye’de sınıfların konumunu nitelerken işçi sınıfı ve burjuvazi diye ayrım yapılmaktadır. Bu durum Türkiye’nin somut durumunu ifade etmemektedir. Çünkü Türkiye’ ye özgü olmak üzere Osmanlı imparatorluğundan günümüze eklemlenen iki sınıf daha vardır. Bunlar Askeri ve Dini sınıftır. Dini sınıf devlet tarafından siyasal düzeyde örgütlenmiştir.Diyanet işleri başkanlığının On binlerin üzerinde maaşlı kadrosu vardır. İslamiyet’ te olmayan bu kurum Hrıstiyanlık’ta olduğu gibi bir ruhban sınıfı yaratılmıştır. Bu da Cumhuriyete ve İktidar biçimine teokratik bir nitelik vermektedir. Kısaca sı Türkiye Teokratik Cumhuriyetle idare edilmektedir. Bu durum sadece günümüze özgü fiili bir olgu değil. Geçmişe de uzanan hukuki bir karakteri vardır.Geçmiş dönemde Osmanlıda Alevilere yönelik kıyım Cumhuriyet döneminde de devam etmektedir. Osmanlı döneminde siyasal erke karşı direnişlerin sınıfsal karakteri vardır. Alevilik bu açıdan kendiliğinden sosyalist hareketlere bir taban oluşturur. (hazır potansiyel oluşunun kaynağı buradan gelmektedir.) Devlet tarafından iki cepheden saldırıya uğramaktadır. Bir taraftan “ırkçı olmayan” T.C Alevilere Irki anlamda Türkçülüğü enjekte ederek hem enternasyonalist olan sosyalizm ile bağını kopartırken Kürt ulusal kimliğine karşıda milliyetçiliğin önünü açmaktadır. Halbuki Alevilikte ayrımsız insan vardır.Diğer yandan asıl saldırı dini söylemle gelmektedir. “Biz hepimiz (%99) Müslüman’ız” cı gibi bir taraftan bu söylenerek diğer taraftan yerleşik olduğu bölgelerden atılmaya ve sürgüne yönelik yakma-yıkma ve üretimden dışlamayı hedefleyen saldırılara tabii tutulmaktadır. Burada Laik devlet yapılanması egemen din aleyhine değil tersine sınıfsal olarak Sünni- İslam din lehine işletilerek Alevilerin geçmişle tarihsel-sınıfsal bağlarını koparmaya yöneliktir.Böylece Alevilerin politik sınıfsal yapılanması bozularak Sünnileştirilmek istenmektedir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devralınan siyasal-kültürel devlet yapılanması, toplumsal anlamda da, devam ettirildiği için bugünkü “laik devlet” yapısı suniliğe karşı bir reaksiyon göstermemektedir.Çünkü aynı kültürden beslenmektedir.Aynı durumun örneklerini bir başka yerde de görmekteyiz.Öz be öz Türk olan ve Türkçe konuşan Karamanlı Türkleri 1942’de Mübadeleye tabi tutulmuşlardır.“Bu noktada Cumhuriyeti kurup biçimlendiren asker- sivil bürokrat kökenli siyasal elitlerin Fransız aydınlanmasının ve büyük ihtilalin insanlığa en büyük hediyelerini bile ne yazık ki özelliklede onları kendi egemenliklerini meşrulaştırmak üzere basit birer araç olarak kullanmalarında mündemiç olan ikiyüzlülüğe bir, İlk örnek olarak Laikçi Cumhuriyetin temelidir. Ve her ne kadar anayasaya sonradan dahil (1937) edilmişse de kurucuların kafasında taa baştan beri vardı şeklinde ki iddialar hemen hemen her gün tekrarlanırken öz be öz Türk olan ve Türkçe konuşup, Türkçe yazan Karamanlıların sırf hrıstiyan olmaları esasında mübadeleye tabi tutulup vatanlarından koparıldıklarını hatırlatmak isteriz.” §
Bu olay şunu göstermektedir.Devlet genel olarak öz ve biçim açısından Osmanlı döneminden devralınan Sünni-İslam toplumsal zemindeki devşirmeciliği hızla hukuki anlamda da devşirmeci bir zeminine doğru çekmeye çalışmaktadır.
“Türk-İslam” toplumsal zemininde anti-komünizme dayanan yeşil kuşak stratejisi, ABD ve Batı lehine, hem içte hem de dışta kullanılmaya başlanmıştır. Bu durum fiili olarak Türkiye’yi Doğu ile Batı arasında fakat Batı lehine bir stabilizasyon aracı olarak kullanılmasına evet diyen bir yaklaşımın sonucudur. Bu olgular Osmanlıda her zaman iç politik alanda kullanılıyordu. Son yüzyıllarında Osmanlının bir fiil kendisi bu durumdaydı.Bu gün hakim sınıflar Türkiye’yi de aynı duruma sürüklemişlerdir. Bu fiili ve hukuki devşirmeci devlet yapılanmasının tarihsel izlerini bugünde her alanda bulabiliriz.Özellikle Türkiye de Hukuki durumla fiili-toplumsal durum arasında her zaman bir açı var olmuştur.Tarihsel toplumsal durum bir tehdit aracı olarak hukuki bir durum haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Türkiye’de resmi siyasal söylem çerçevesinde çok sık duyduğumuz “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” tabiri vardır. Aslında bunun Türkiye Cumhuriyeti olması gerekir. Burada asıl vurgu Cumhuriyete değil devlettir. Yani asli unsur devlettir. Hatta bunun onlara göre Türkiye Cumhuriyeti olması o kadar da önemli değildir. Yerine başka bir şey de konulabilir. Fakat kesinlikle devletin olması gerekir.denmektedir. Bu toplumsal varlıkların temeli zaten “vatansızlık” olan devşirmeciliğe denk düşmektedir.Aslında toplumun vatanı olduğu halde toplum vatansızmış gibi vatanla iktisadi-politik- ve ideolojik bağı kopartılarak hayali bir vatan profili çizilmektedir. Bu siyasal devlet yapılanması Osmanlı devletinden geriye doğru Emevi devlet yapılanmasına kadar suniliğin benimsenmesiyle oluşmuş kurmaca siyasal bir düzlemdir. Var olan resmi tarih Türklerin nasıl Müslüman olduğu sorunu, yer almaz Türklerin eski tarihiyle ilgili bilgi vermek yerine birden bire ani bir sıçramayla Müslümanlık sonrası tarih anlatılmaya başlanır. “Hatta Türkler İslamiyet’i benimsemeseydi Türklük kalmazdı” demeye getiriyorlar. Bu söylemin altında Emevi ve Abbasi yayılmacılığının kültürel mirasçılığı yatmaktadır.Halbuki bugün dahi Türk olup da Tevrat’a inanan insanlar vardır. Hem de İsraillilerin benimsediği “Talmut” yorumuyla değil “Tevrat”ı kendi yorumlarıyla benimseyen bir akımı Sekizinci Yüzyılda başlatarak farklılıklarını korumuşlardır.Hazar Türklerinin torunları bugün Litvanya ve Kırım da yaşamaktadırlar.Bu gün Karaylar diye bilinirler. Geçmişte Bizans ve Arap egemenliklerine karşı mücadele ettiler.
Türk-İslamcı yaklaşımlar doğrudan doğruya Anadolu topluluklarını kendi tarihsel gerçeklerinden koparmaktır, egemen devşirme-kurmaca hakim-i şer-i’ye kültürün (Suni İslam) her yönü ile yukarıdan aşağıya dayatılmasından başka bir şey değil.“Türk uygarlığının en verimli alanı sayılabilecek olan, Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında kalan bölgenin (‘Güney Türkistan’) Türk tarih kitaplarında bile ‘Maveraü’n Nehr” diye geçmesinin esprisini kaçımız düşündük acaba? Eski Güney Türkistan’ın kaşla göz arasında “Maveraü’n Nehr” oluvermesinin hikayesi, Tıpkı Kızılderili yurtlarının, “Amerika” oluvermesinin hikayesi gibidir oysa; nasıl ki Hıristiyan İspanyollar, Çıkartma yapan kaptanları American Vespuci’ nin adını oraya verip bize kabul ettirdilerse, Eski güney Türkistan’ın “Maveraü’n Nehr (Türkçe’si, “nehrin öte tarafı”,yani Araba göre Ceyhun’un ötesi olan topraklar) adını alması da oraya silah zoruyla el koyan Müslüman Arap’ın tercihi olmuştur. ……
…….. Arap /İslam yayılmasının Türk yurtlarına ilişkin bölümü, en az Colomb’ların ‘Amerika’yı fethi kadar büyük bir trajedidir. Böyle büyük bir trajediyi ise, Türkiye İnsanının mutlaka bilmesi gerekiyor; çükü tarihe ilişkin sağlıklı bir bilinç,hem doğrudan veya ideolojik işgallere karşı uyanık olmak hem de başkalarına karşı benzeri suçları işlememek açısından biricik güvencedir. ………..
……. Arapların MS 650’lerdeki ilk akınlarıyla başlayıp ta Türk Boylarının 950-1000 yıllarındaki dönüşüm yönelimine kadar, Yani 300 yıllık mücadeleler sonrasında ancak kısmen tamamlanan, korkunç trajedilerle örülmüş bir zorla ele geçirme ve dönüştürme sürecidir.”¨
Yukarıdaki alıntı egemenlerin tarihe- -milliyetçiliğe –ulusçuluğa; pragmatizmin “kurmaca-düzmece” tarihle halklara nasıl manupule edildiğini sergiler.Yuvarlanan kar topu misali devralınan bu egemenlik halkaları Selçuklu-Osmanlı-ve Cumhuriyetle sürdürülmüştür.Bu olgu dolayısıyla cumhuriyet insanı olduğu gibi değil devletin “vatandaşlara” söylediği şeyleri yaptığı temelinde ele almaktadır.Kısacası insanları öznelliği temelinde ele alan devşirmeci siyasal ve ideolojik bir düzlemdir. Dolayısı ile bu vatanda yaşayan herkesin cumhuriyeti olması yerine herkesin olmadığı (Türk- Kürt- Ermeni- Asur- Hrıstiyan- Yahudi- Alevi- Müslüman vb gibi benzer) bir devlettir.
Bunun böyle olmasının tarihsel nedeni savaşlar sonunda Türk ve Kürt egemenlerinin Arap-İslam egemenleriyle anlaşmalarıdır. Arap-İslam akınlarıyla; Türk boylarının vatanı olan Amuderya- Sri derya nehir boylarında ki Demokratik yönetim parçalanmıştır (her boyun ileri geleninin yönetimde temsil etme hakkı; ki bunlar kadında olabiliyordu). Farklı boy-kabile inanışlarındaki Türkmen’lerin ( Türk illerinde; Budizm-Şamanizm- Zerdüşt-Maniizm- İsraillik-Hrıstiyanlık vb gibi dinler var idi )Arap- İslam akınları karşısında zayıf düşmeleri sonucu, topluma yeni tek tanrıcı dinlerden biri olan İslamiyet kılıçla kabul ettirilmiştir.Kıyımdan geçirilen Türk illerinden alınan On binlerce esir Arap –İslam imparatorluğuna “Gulam” yapılmıştır. Saray-Sultan veya Halifeyi koruyan Muhafız birlikleri Gulam’lardan oluşturulmuştu. Savaşçı-Akıncı özelliklere sahip göçebe Türkmenlerin Yurtlarından koparılmalarından sonra yönetilen bazındaki öncüleri aracılığı ile yüzyılın üzerinde bir zaman dilimini bu sorunlarla yaşarken; Türkmen “Bey-Hakan”ları, “ileri” gelenleri İran Selçuklu İmparatorluğunun ortaya çıkmasında büyük rol oynarken yönetiminde sahibi idiler. Söz konusu coğrafyada kah akınlarla kah İslam egemenliğine boyun eğerek yaşam devam ederken, Türkmen “ileri” gelenleri artık “Bey-Hakan” değil, “Şah-Sultan-veya Melik” unvanları ile yönetimdeki yerlerini almıştır. İslam tarihinde ilkler arasında gösterilen Yönetim ve Yöneticilere Yasalar diye bilinen “Siyaset name” Nizamülmülk bu tarihlerde ele alınmıştır. Arap kökenli vezir: Nizamü’l-mülk, Hasan şöyle der: Yıl 470 (1077-78) olunca Sultan Mu’izzü’d-dünya ve’d- din Ebül-Ferh Melik şah b.Alp Arslan B. Muhammet Yemi nü Emiri’-Müminin, bana ve başka bendelerine,“Her biriniz memleketimiz hakkında düşününüz ve zamanımızda iyi olmayanın ne olduğuna, dergah, divan ve bargah’ımızda o şartları yerine getirmeyenlere ve bizden gizlenmiş olana, bizden önceki padişahların şartlarını yerine getirdikleri tedbir almadığımız hangi devlet işleri bulunduğuna bakınız. Selçuklu Sultanları ve başkaları devrinden geçmiş meliklerin her ne kanun ve adetleri varsa, onlar üzerinde düşününüz, açık bir şekilde yazınız ve bize arz ediniz ki , biz onlar üzerinde düşünelim, bundan sonra din ve dünya işlerimizin gereğince yürümesi için emir verelim; gerçekleştirilmesi gerekeni, gerçekleştirelim ve her devlet işi kendi prensibine göre yürüsün; Yüce Allah’ın emirlerine uyalım; öteki dünyada cezalandırılmamamız için hayırdan şerden olup bitmiş olanı bilelim,zira yüce Allah dünyayı ve dünya Saltanatını bize ihsan etti bize nimetleri tamam eyledi;düşmanlarımızı kahretti. Bundan sonra memleketimizde hiçbir şey noksan veya bozuk veya yüce Allah’ın emir ve şeriatının aksine olmamalı ve yürütülmelidir.”Ò
diye buyurdu…Türkmen boylarının egemenleri, hükümranlığın ideolojik dini-mistik yönlerini çabuk kavradıkları gibi teba’nında artık şekillenmesi gerektiğine karar vermişlerdir.Tarihsel süreçten gelen kültürlerini terk ederek doğrudan Arap kültürü uzmanları ile işe başlamışlardır.Hem de Türkmen halkları kıyımdan geçirerek işe başlamışlardır. Arap asıllı Selçuklu vezirinin Siyasetname’sine bakalım: Yazılanlar temyiz edildikten sonra,
……….. “bu devletin muhalifleri yüzünden gönlündeki ızdırap sebebiyle on bir bölüm daha ekledi, her bölüme layık olanı vererek,hareketi zamanında ben kölesine verdi. Onun başına Bağdat yolunda ölüm vakıası gelince Batıniler ayaklanıp birçok halk ölünce, din ve adalet Alemin efendisi, Şehinşahü’l-a’zam, Muhammed Tapar b. Melik şah’ın varlığıyla güçleninceye kadar, bendeleri bu kitabı ortaya çıkarmaya cesaret edemedim.Yüce Allah o devleti, keremi ve lütfüyle ta kıyamete kadar sürdürsün ve devam ettirsin” ÒAyaklananlar Suni-Abbasi egemenliğini kabul etmeyen İslam’a direnen Türkmenler di… Bu devlet geleneği Anadolu Selçuklu döneminde de devam etmiştir. Her iki Selçuklu devletinin ve Osmanlı’nın yerleşik ve üretimden uzak Türk devlet geleneğinin Bugünkü durumunu ifade eder durumdadır. Ortaçağ Türk devletinin dokusu dinsel dogmatizmden dokunmuştu. Artı-ürünün piyasa dışı zor yolu ile elde edilişinin Üretim ilişkilerinin kutsanmasında tayin edici rolü din oynadığından, katledilenlerin servetlerine el koyarken buna ganimet gözü ile bakmakta idi. İşgal ettiği coğrafyada da Arap-İslam geleneği olan İkta sistemini devam ettirmişlerdir Kabile-Boy şeflerine dağıtılan toprakların-İkta’ların geri alınıp başkalarına verilmesi veya Doğrudan Sultan’a ad edilmesine kimse mani olamaz, bu “Tanrısal hak” idi.
Kendi dışındakilerle belirli bir hukuk çerçevesinde kalmayı zaman zaman görüyor olsak da egemenliğine kani olduğu anlarda temizlik harekatında geri kalmamıştır.İçteki farklı nüfuz etkinliklerini, suniliğe uzak duran Batıni-Müntezile-Şii ve Alevi değişik kuran yorumcuları vb gibi Sarayın zulüm ve haracından uzak duran muhalefetin sonu ise geriye dönüşü olmayan kıyım yöntemleri yüz yüze kalmışlardır.Ünlü Hallaç-ı Man sur bunların başında gelmektedir.“Hallaç döneminde İslam uygarlığı Batı’nın Orta çağ Sonunda yaşadığı Rönesans’ın Çok daha görkemlisini yaşamaktaydı Yunan ve Latin klasiklerinin çoğu Tercüme edilmişti. Harran Üniversitesinde ki Hrıstiyan, Paien, Nesturi, Maniken Bilim adamları evrensel kültürün klasiklerini Arapça’ya çevirmişlerdi.
Zengin Kültür ortamında, Yeni yapıtlarla birlikte yeni eğilimler, yeni bağdaşımlar ortaya çıkmaktaydı. Örneğin Urfa ekolu Yeni Platoncu bir tutumu benimsemişken, endüstrinin geliştiği Küfe-Basra-Bağdat-Şam-Kahire-Rey- İsfahan-Nişapur gibi kentlerde ki aydınlar devrimci bir şia doktrini yandaşıydılar. Basra da suni kesim katı bir rasyonalizm içindeydi Maniken kökenli Küfe aydınlarının bir bölümü astroloji ve astronomi çalışmalarıyla evreni ve tanrıyı tanıma peşindeydiler. Aristoteles’in mantık ve bilim anlayışı tüm aydınları etkilemişti.
Aydınlar çalışmaların iki ana amaç üzerinde tem ellendirmişti: Hakikati tanıyarak ruhu saflaştırmaya ulaşabilmek ve ideal devletteki denge formülünü bulmak, bunlardan birincisi Stoa felsefesinin ürünü idi. İkincisi ise Antik Yunan felsefesinin ortak özelliği idi.
Herkes bir okula bağlı idi, ancak bağımsız filozoflarda vardı ki bunlardan biride Hallac’dır. Hallac Mantıkta Aristocudur;ondaki ‘dört ana neden’ ve ‘akıldaki on kategori’ ilkelerini benimsemiştir. Kendine ‘namusi’ (nomos Grekçe’de kanun demektir.) diyerek Socrates’e yakınlığını ortaya koymaktadır. Allah’a El Hak – Hakikat demekle Birçok dinsel eğilimdeki Ortak sıfatı benimsemişti.Ona göre Allah sadece hakikat deyimi ile 99 sıfattan biri değildir. O,’Nedenlerin nedeni’ olarak tek bir hakikattir.Panteist bir tanrı anlayışını dile getirmesine rağmen, zaman ve mekan üstünde ve dışında bu evreni aşan bir tanrı düşüncesini de benimseyerek Platon’a da yaklaşmaktadır.Görülüyor ki o tam bir bağdaşımcıdır.Seyahatlerinde tanıdığı değişik eğilimler onda bağdaşıma yönelen izler bırakmıştır.”s …………………Ebubekir Razi Bağdat’ta büyük bir hastane kurmuştur Her ikisinin de ideal şef konusunda ortak görüşleri vardır.Halacın ilişkilerini tıpla ilintilendirenler olduğu gibi; onların amacının mükemmel insana ulaşmaktı. Razi akılla mükemmelliğe ulaşılabileceğini Söylerken Hallac kalbin saflaşmasıyla Yetkinliğin elde edilebileceğini öne sürmüştür. Razi rasyonalist Hallac ise sezgici idi…
Yukarıdaki alıntı Abbasi döneminin ve Yakın Ön Asya coğrafyasının 1000 yılının öncesindeki durumunu anlatmaktadır.Katı Suni-İslam mantığının egemenliği- otoriteyi ele geçirince, Hallaç, Aleviler ve benzerlerini doğrayıp yakmakla işe başlamıştır. Ortaçağın Karanlık sürecinin Asya topraklarındaki -karanlık sürecin- orta çağ Avrupa’sından önce böylece başlamış olduğunu görüyoruz…Tarihsel sürecin karanlığa gömülmesinde Avrupa’ya öncülük eden İslam bu misyonunu 2000 yıllarını devirdiğimiz bu günlerde de Halen devam ettirmektedir
Osmanlıda devşirme ise kapıkulu geleneğinden devam ettirilirken; bunu da Arap İslam kültüründen devralmıştır.“Yani devlet tarafından özel olarak ailesizleştirilmiş işte o yüzdende her şeyi devlet kendiside ancak bu devletle/devlette bir şey ve, bu devletin dayandığı tek şeyde aslında kendisi, kendisi sahip çıkmazsa başka hiç kimsenin sahip çıkamayacağı, kendisinin de kendisi dışında hiçbir şey olamayacağı devlet
Osmanlıda bürokratın ayrıcalığı, devletin kendi kendisini ne mülkünün herhangi bir bölümü ile nede bu mülk üzerinde var olan kiliselerden,milletlerden toplumsal grup, zümre yada sınıflardan hiçbirisi ile tam tamına özdeşleştiremiyor olması bunların kendisine nüfuz ederek / edebilecek birer siyasal özne oluşturmalarını / birer siyasal özneye dönüşmelerini önleyecek şekilde, bunların hepsi karşısında her zaman eşit olmasa da, mutlaka belirli bir mesafede duruyor olmasından kaynaklanıyor.” oOsmanlı bürokratın üstlendiği devleti kurtarma operasyonu siyasi bir misyondur. Devleti adına gizli yada açık operasyonlar düzenleyen yapılanmaları kurumlaştırarak devam ettirmiştir. Bugünde bunların daha modern biçimlerini ülkemizde görmekteyiz.
12 Mart darbesinde “Tam bağımsız Türkiye” diyenler asılmışlardır.Diğer yandan daha sonra kurşun sıkmak, telle boğmak, içerde yada dışarıda darbe düzenlemek ve insan yakmak yurt temelinde olmayan vatansızlık temelinde kurulan devlet ve örgütlenmelerin insan profilidir.
gazi eke
- Ce: OSMANLI İMPARATORLUĞU VE TÜRKİYE’DE DEVLET YAPISI komutan 03.5.2008 11:27 (0)
- bvjh özge 08.11.2007 15:09 (0)
[ GAH FORUM ]