Cumhuriyet’in Amele Evlatları!

www.yenialevihareketi.com

Makale yazari: eren Tarih, gün ve saat : 02. Mayis 2008 09:12:

Cumhuriyet’in Amele Evlatları!
Perşembe, 01 Mayıs 2008 - (02:51)
Ayşe Hür


Üretim sürecinin lonca teşkilatı ve usta-çırak ilişkisine dayalı olduğu Osmanlı Devleti’nde Batı tipi bir sendikalaşma ortaya geç çıktı ama devletin işçi hareketlerine tepkisi başından itibaren sert oldu. 1845 yılında çıkarılan Polis Nizamnamesi’ne göre işçi dernekleri kapatılacak, toplu iş bırakanlar polis tarafından cezalandırılacaktı. Ancak, bu nizamname işçilerin örgütlenmelerini ve eylemlerini önlemedi. Günümüzdeki sendikaların atası sayılabilecek Ameleperver Cemiyeti 1871’de kuruldu, ilk grev tersane işçileri tarafından 1872’de yapıldı. 1900’lerin başında sayısı 1 milyona yaklaşan işçiler 1908’e kadar, çoğu hizmet sektöründe ve yabancı sermaye karşıtlığı temelinde de olsa, yüze yakın grev gerçekleştirdiler. Ekonomisi giderek dışa bağımlı olmaya başlayan Osmanlı Devleti, ‘yabancıların hakkını korumak için’ grev hakkına ciddi kısıtlamalar getiren ve 1936’ya kadar yürürlükte kalacak olan Tatil-i Eşgal Kanunu’nu 1909’da yürürlüğe koydu ama işçi hareketleri tamamen sona erdiremedi.



İLK SOSYALİST ÖRGÜTLENMELER. Her ne kadar arşivlerde Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın yayını olan 1910 tarihli İnsaniyet gazetesi, 1911 tarihli Beşeriyet Gazetesi veya 1912 tarihli İştirak Sosyalist Gazetesi gibi pek çok yayın vardır adet bu topraklardaki sosyalist hareketi Mustafa Suphi’lerle başlatmaktır. Türk solunun hafızasında ne Yahudilerin Selanik İşçi Federasyonu vardır, ne Rumların İstanbul’daki “Sosyalist Merkez”leri, ne de Ermeni devrimci hareketleri vardır. Mesela 1908 yılında Van’da dağıtılan bir Taşnak bildirisinde şöyle dendiğini kimse hatırlamaz: “‘Biz’ derken Daşnak ya da diğer Ermeni devrimci partilerini değil, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan ve müstebit hükümetin yıkıcılığına, yağmacılığına ve baskıcılığına uğrayan herkesi, bütün Osmanlıları, yani bütün Türkleri, Ermenileri, Arnavutları, Arapları, Rumları, Süryanileri kastettiğimiz anlaşılmalı (…) Yoksulları soyanların hepsi, özgürlük ve eşitliğe karşı koyanlar, ister Ermeni olsunlar, ister Türk, Arap, Süryani, Arnavut ya da Rum, bizim hasmımız ve düşmanlarımızdır, öyle de kalacaklardır (…) Biz işçileriz, biz ülkemizin lanetlileriyiz, alevleri yükseltenleriz, ülkemizdeki yenilikçileriz biz…”

Kadının Emek Tarihinden: Nisa Taifesi Bayrağı Açınca

Batılı tüccarlarla gayri Müslim tüccarların işbirliği sonucu önce Rumeli'de, sonra Bursa, Ankara, gibi Anadolu'nun endüstri merkezleriyle Ege'nin kimi şehirlerinde ev tezgahlarında halı, kilim, altın ve gümüş simle işleme, kumaş dokuma, iplik bükme vb. gibi işlerde çalışanların önemli bir kısmı Rum ve Ermenilerdi. 19. yüzyıl başlarında yalnız Ankara'da evlerde ve toplu işyerlerinde bine yakın dokuma tezgahında çalışan 10 bin dokumacıdan, 1880’lerde sadece Uşak’ta 600 halı tezgahında çalışan 3 bin kadın ve 5 bin genç kızdan söz eden kaynaklar vardır. 1897’de İstanbul'daki kibrit fabrikasında çalışan 201 işçinin 121'i, Bakırköy Bez fabrikasında çalışanların yarısı kadındı. Adana, Ankara, Konya, Sivas ve Kayseri'de 8 bin kadın evde yün dokumacılığıyla uğraşıyordu. Bitlis'teki dokuma tezgahı sayısı 1907'de 5 bine ulaşıyordu. İzmir’de 1906 yılı verilerine göre, 2 bin el tezgahında 3.500 kadın, 750 kız çocuğu halı dokuyor, 750 erkek işçi yıkama ve boyama gibi yan işleri gerçekleştiriyordu.

‘HANUM BİRLİKLERİ’. İstanbul’da yayınlanan The Levant Herald gazetesinin 4 Ocak 1867 tarihli nüshasında şöyle bir haber çıkmıştı: "Geçen salı günü, maliyeden 20-30 parayı geçmeyen alacakları bilinen bir küme kadın, tekrar ücretlerinin ödenmesi isteğinde bulundular. Cevap olarak alışılmış ‘para yok’ sözünü işiten kadınlar gittikçe daha fazla şamata yapmaya başladılar ve ancak dışardan müdahale ile sustular. Çıkan kargaşada, kadınlardan birçoğunun itilip kakıldığı söylenmektedir."

Hangi işte çalıştıkları, kaç kişi oldukları bilinmeyen bu kadınlar 1870'ten sonra birikmiş ücretlerini istemek için toplanma, devlet kapısında bağırıp çağırma, sesini basın yoluyla duyurma eylemlerinin saptanabilen ilk gerçekleştiricileri olmalıdır. 1873 yılı Ocak ayında başlayan ve aralıklarla dört yıl süren Kasımpaşa Tersanesi Grevi’ne, işçilerin anaları, eşleri ve kızlarından oluşan eli sopalı ‘hanum birlikleri’ destek verecektir. Aynı eş desteği tramvay grevlerinde de görülür, tramvayların sefere çıkmasını engellemek için tramvaycıların eşleri rayların üzerine yatarlar. 22 Ağustos 1876'da Feshane'de çalışan 50 kadar Rum ve Ermeni kadın işçi, Babıali'ye yürür, sadrazama bir dilekçe vererek, ödenmeyen ücretlerinin ödenmesini isterler.

MAKİNE KIRICI KADINLAR. Avrupa’da makinelerin işçilerin zararına kullanıldığına inanan işçilerin başını çektiği Luddist hareketlerin yani ‘makine kırıcılığı’ eylemlerinin bir örneğini 1862’de Bursa’da bir Ermeni’nin sahip olduğu fabrikanın ‘Müslüman mezarlığı üzerine kurulmuş’ olduğu iddiasıyla tahrip edilmesiyle görürüz ama, daha önemli bir olay 1908’de Uşak’ta yaşanmıştır. Ev tezgahlarında ancak 5-6 bin ilmek dokuyabilen Uşaklı Müslüman ve gayri Müslim kadın dokumacılar The Oriental Carpet Manufacturers Limited adlı şirket tarafından Orta Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde açılan 17 halı imalathanesinde günde 14 bin ilmek dokuyan Rum ve Ermeni kadınlara o kadar kızmışlardır ki, 13 Mart 1908’de, Uşak’ta 1500 kişilik bir kadınlar grubu, üç mekanik ve buharlı yün eğirme fabrikasını basarak makineleri tahrip etmişler, yün ve iplikleri yağmalayarak fabrika binasını ateşe vermişlerdi.

İPEK İŞÇİSİ KIZLARIN ÇİLESİ. Bursa’lı ipek işçisi kızların grevi Refik Halit (Karay) 1909'da yayımlanan Hakk-ı Sükut (Sus Payı) adlı öyküsünde kadın işçilerin ipek fabrikalarındaki çalışma koşullarını şöyle tasvir eder: "Üç dört kuruşa karşı on dört saat kaynar suların başında, pis kokular, hasta nefesler emerek zehirlenen, tazeliğinden, kızlığından, gözlerinin pırıltısından her gün bir zerre kaybederek toprak olan vücutlar (.) Bir gün kırmızı kordelasının süslediği ipek saçlar altında sevine sevine, neşeli, kuvvetli gelen yeniler bir iki sene sonra güçsüz ayaklarını, nalçalı kunduralarını taş kaldırımlar üstünde zorla sürükleyerek kulübelerine çekilirlerdi. Ağrıyan başlarını, yanan göğüslerini dinlendirmek için yalnız altı saat süreleri vardı; gülmek ve konuşmak için değil! Kimbilir ertesi sabah bu hasta, yorgun gözler ne kadar güç açılır, her kemiği ayrı sızlayan bu zavallı vücutlar, fabrikanın düdüğüne ne zorlukla uyardı? Kim bilir bu hastalıklı sabahlar ne kadar gözyaşları döktürürdü, bu halsiz vücutları sürüklemek ne zordu?"

KADINLAR GREVCİLER. Bu öykünün yayımlandığı 1909 yılının 9 Eylül'ünde, İkdam gazetesinde ‘Bursa'da ipek fabrikalarında çalışan işçilerin, dayanabileceklerinden fazla çalıştırılmamak ve üç kuruş olan ücretlerinin artırılması için gerekli yerlere başvurdukları, Ticaret ve Nafıa Nezareti'nin, durumu denetlemek üzere, memurlar atadığı’ şeklinde bir haber yayımlanır. Bu işçilerin hemen hepsinde fazla çalışmanın yarattığı hastalıklar vardır. Hüdavendigâr (Bursa) Vilayeti’nden bakanlığa gönderilen telgrafta işçi hastalıklarından biri, ‘dinlenememekten doğan kansızlık’ olarak anlatılmış, iş saatleri ve ücretler açıklanarak toplum ve sağlık açısından doğabilecek tehlikeler açıklanmıştır. Bu telgraf bakanlıktan Şura-yı Devlet'e havale edilir ancak Şura-yı Devlet, çalışma saatlerinde yapılacak bir sınırlandırmanın da, ücretleri artırmanın da Osmanlı Devleti gibi gelişmekte olan bir ülke için zararlı olacağını söyleyerek istekleri reddeder. Çünkü hükümetteki İttihat ve Terakki Fırkası (İTF) Avrupa'nın pek çok ülkesindeki sosyal politika içerikli yasa ve yönetmeliklerin patronları zarara uğratmaktan başka bir işe yaramadığına ve zarara uğramaktan korkan patronların önemli yatırımlar yapmayacağına inanmaktadır.

ERMENİ SOSYALİSTLERİ. Ancak, Bursa’daki ipek işçileri 1 Ağustos 1910’da greve giderler. Fransızca ve Almanca yayımlanan Osmanischer Lloyd'un özel haberine göre, grev Bursa'dan bir kaç hafta önce Bilecik, Köylü (?) ve Adapazarı’nda başlamıştır. Aynı gazete grevin ‘bazı kişilerce verilen konferanslar ve yazılan yazıların yardımıyla’ Bursa'daki fabrikalara sıçradığını iddia eder. Bir süre sonra gazete, grevin arkasında Hınçak Ermeni Cemiyeti’nin olduğunu, grevcileri kışkırtanın da Setrak adında biri olduğunu ileri sürecek, haberden sonra bu kişi tutuklanacaktır.

Bursa’da işçiler için yapılmış özel yatakhanelerde kalan Türk, Rum, Yahudi ve Ermeni genç kızların kaçının greve katıldığı bilinmiyor. Stambul gazetesi 48 fabrikada 2.500 işçinin greve gittiğinden söz ediyor. Ancak grev başarılı yürümez. İşbaşı yapmak isteyen işçilerle grevciler çatışmış, çıkan kavgalarda pencereler kırılmış, tutuklanmalar olmuştur. Çalışmakta ısrarlı olanlar polis korumasında işe giderken, grev olmayan fabrikalar jandarmayla korunmuşlardır. Ayrıca grev yalnızca sahibi Osmanlı tebaası olan fabrikalara yayılmış, yabancıların fabrikaları çalışmayı sürdürmüştür.

18 Ağustos'ta kimi işçiler pişman olup işlerine dönmek isterler. 22 Ağustos'ta işine geri dönen işçi sayısı 600'ü bulur. Hınçak Cemiyeti greve maddi destek veremeyince bu cemiyete yakın liderlerden biri ‘konuşmasını alkış altında değil karpuz kabuğu altında’ yapar. Grevcilerin işten atılması tehlikesi doğunca Hınçak Cemiyeti arabuluculuk görevini Bursa'daki İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne devretmek zorunda kalır. Gazetelere göre kulübün yardımıyla grev 27 Ağustos'ta bitirilmiş, mevsimin bitmesi yüzünden atölye ve fabrikalar 28 Ağustos'ta kapanmıştır.

Bir Portre: ‘İştirakçi’ Hilmi

Osmanlı sosyalist hareketinin en renkli figürü ‘İştirakçi’ Hilmi namlı Hüseyin Hilmi’dir. Doğum tarihi bilinmeyen ‘İştirakçi’ Hilmi memleketi İzmir’de uzun süre sivil polislik yapmış, Meşrutiyet’in İlanı’ndan bir yıl önce Serbest İzmir gazetesini çıkarmaya başlamıştı. Babasının ölümü üzerine, miras kalan evi satarak Romanya’ya gezmeye gitmesi, Hüseyin Hilmi’nin hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Bir söylentiye göre burada gördüğü bir sosyalist nümayişten, bir başkasına göre sosyalist Baha Tevfik’ten etkilenerek rotayı sola çevirmişti. 26 Şubat 1910’da İştirak adlı haftalık bir dergi yayınlamaya başladı ancak dergi, siyasi bir suikasta kurban giden Serbestî gazetesi yazarı Ahmet Samim için hazırlanan 13 Haziran 1911 tarihli özel sayısı yüzünden Divanı Harbi Örfi (Sıkıyönetim Mahkemesi) tarafından kapatıldı. Derginin birkaç kez daha kapanması üzerine Hilmi, Sosyalist adlı bir başka dergi çıkarttı ancak bu da “Rusya’da Kanlı Bir Pazar Günü” başlıklı haberi yüzünden kapandı. Daha sonra Medeniyet ve yine İştirak adıyla gazete çıkarma inadını sürdüren ‘İştirakçi’ Hilmi bu yayınlarda kullandığı terminolojiye bakılırsa sosyalizmi meselesini pek kavrayamamıştı ama hem İslamcı çevrelerle hem de Rum, Yahudi ve Ermeni sosyalistleri ile iyi ilişki içindeydi.


İttihatçıların 23 Ocak 1913’teki Babıali Baskını’ndan sonra Hilmi’nin çevresinden iki kişi idama mahkum oldu, 200 kişi de Bahricedit Vapuru ile Sinop’a sürüldü. Avrupa seyahatinden dönen Hilmi de derdest edilip kafileye katılmıştı. Önce Sinop, sonra Çorum, ardından Bala’ya gönderildi. Mütareke dönemine (1918-1922) kadar İstanbul’dan ve siyasetten uzak kalan ‘İştirakçi’ Hilmi’nin 1919’da kurduğu Türkiye Sosyalist Fırkası ve yayınladığı İdrak gazetesi Debbağhane, Tersane ve Tramvay grevlerinde oynadığı rol yüzünden çok ünlü olmuştu. Bir rivayete göre, ‘İştirakçi’ Hilmi, Kazlıçeşme deri fabrikasında greve giden 90 işçiye bir yerlerden bulduğu 800 altınla Veliefendi Çayırı’nda on gün boyunca pilav-zerde ziyafeti çekmişti!


Ancak bu parlak durum çok sürmedi. Parti tüzüğüne kendisini ‘daimi başkan’ yapan bir madde eklemesi ve diktatörce davranmaya başlaması aydınların partiden kopmasına neden oldu. Gerçi giden seçkinlerin yerlerini ‘hamallar kahyası’ Salih Reis, ‘Çopur’ Rıza, Aksaray Tramvay Deposu Müdürü Rasim Şakir gibi işçi sınıfına daha yakın kişiler almıştı ama parti yavaş yavaş eriyordu. Ancak partinin sonunu ‘İştirakçi’ Hilmi’nin esrarengiz bir cinayete kurban gitmesi getirdi. Mahkeme tutanaklarına bakılırsa, Haydar adlı biri, ‘kendisine tecavüz ettiği’ iddiasıyla ‘İştirakçi’ Hilmi’yi 15 veya 16 Kasım 1922 günü gece yarısı, Bozdoğan Kemeri’nde tabanca ile öldürmüştü. Haydar 9 Ekim 1923’de 15 yıl kürek cezasına çarptırıldı ve konu kapandı. Daha sonra Hüseyin Hilmi’yi azınlıklara karşı işbirliği teklifini reddettiği için Polis Müdürü Hasan Tahsin tarafından öldürtüldüğü söylenecekti.

MİLLİ MÜCADELE YILLARI. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal, Bandırma Vapuru ile Samsun’a giderken, Şefik Hüsnü, Ethem Nejat, Ahmet Akif, Sadrettin Celal, Nafi Atıf, Namık İsmail gibi Berlin’de öğrenim görürken sosyalist düşüncelerle tanışmış bir grup aydın da Akdeniz Vapuru ile İstanbul’a geliyordu. Bu aydınların kurduğu Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın programında, işçi derneklerinin kurulması, grev hakkı ve sekiz saatlik işgünü başta olmak üzere bazı sosyal politika önlemlerinin alınması öngörülmüştü, ancak, fırkanın 1919 seçimlerinde aday gösterdiği üç kişiden hiç birisi seçilemedi. Mütareke döneminde İttihatçılar tarafından sol örgütlere karşı, kurdurulan Osmanlı Mesai Fırkası ise aynı seçimlerde, Zeytinburnu Fabrikası ustabaşlarından ‘Numan Usta’ olarak bilinen Abdülmecit Numan'ı milletvekili seçtirerek, ilk kez bir işçinin meclise girmesini sağladı.

Milli Mücadele döneminde İstanbul tramvay işçilerinin başlattıkları grevler tamamen siyasal nedenlere dayanmaktaydı. Ayrıca, tramvay işçilerinin dışında Tünel, Şirket-i Hayriye, Haliç, Seyrüsefain, Şimendifer, Havagazı işçileri de grevlere başvurmuşlar, İstanbul basınında genel grevden söz edilir olmuştu. Ankara'da da milli mücadele ordusuna mühimmat ve malzeme yetiştirmek için büyük bir çaba göstermiş olan Ankara İmalatı Harbiye İşçileri de aralarında bir sendika kurarak örgütlenmişler ve Milli Mücadele’ye doğrudan bazı katkılar sağlamışlardı

SOLA TAHAMMÜLSÜZLÜK. Ancak Ankara’nın sol hareketlere karşı tepkisi sert oldu. 28/29 Ocak 1921’de Mustafa Suphi ve yoldaşları hunharca katledildi, ardından Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası adıyla örgütlenen komünistler İstiklal Mahkemeleri tarafından ağır cezalara çarptırıldılar. Geride sadece İstanbul’daki ‘Aydınlık Çevresi’ kalmıştı. 1922 yılında ‘sınıf kavgalarını körükleyen akımlara engel olmaya çalışmak için’ Milli Türk Ticaret Birliği’nde örgütlenmiş olan İstanbullu tüccarlarca kurulan Umum Amele Birliği, devlet desteğini de yanlarına alarak, özellikle yabancı sermayeli şirketlere karşı grevler düzenledi. Diğer taraftan siyasi iktidardan bağımsız, hatta zaman zaman radikal tutumlar sergileyen iki önemli örgütsel oluşum daha vardı. Bunlar Türkiye İşçi ve Sosyalist Fırkası bünyesinde kurulan Türkiye İşçi Derneği ve Marksist eğilimli Beynelmilel İşçiler İttihadı idi.


Bu tarihlerde İstanbul’da 35 bin, İzmir’de 10 bin, kömür ve maden ocaklarındaki faaliyetlerin yoğun olduğu Zonguldak ve Ereğli’de ise 15 bin işçi bulunmaktaydı. Ülke çapındaki toplam işçi sayısı ise 110 bin civarındaydı. ‘Irkçı-Türkçü’ Aka Gündüz’ün başkanlığını yaptığı Umum Amele Birliği "bizim memleketimizde Avrupa'daki emsaline benzer bir tarzda demir, petrol veya kömürden yüreklere malik bir kapitalist zümre yetişmedi" sözünü bu dönemde etmişti ve Osmanlı döneminin ünlü Tatil-i Eşgal Kanunu yürürlükteydi!

Buna rağmen 1923’e kadar gerek ekonomik nedenlerle, gerekse İstanbul’daki İşgal Güçleri’ni protesto etmek için pek çok grev yapıldı. Cumhuriyet ilan edildiğinde, işçiler hak ve özgürlüklerinin gelişeceğini düşünmüşlerdi ancak yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Çünkü CHP’nin Altı Ok’undaki ‘Halkçılık’ ilkesi ile tarif edilen ‘sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” ideali, işçi örgütlenmelerinin ve grev hakkının önünde büyük bir engel olacaktı.

TAKRİR-İ SÜKUN. 1925 yılında Amele Teali Cemiyeti tarafından düzenlenen ‘ulusal sendikalar zirvesi’ niteliğindeki toplantıya Türkiye’nin dört bir yanından çeşitli sendika ve derneklerden temsilciler katıldı. Bu toplantı sonunda kurulan komisyon mesai saatleri ile ilgili bir yasa tasarısı hazırladı ve Türkiye Büyük Millet Meclisine sundu. Tam bu sırada Şeyh Sait İsyanı patlak verdi. İsyan bahanesi ile 4 Mart 1925’de çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile tüm demokratik haklar rafa kaldırılırken, Şeyh Said İsyanı’nı ‘Yobazların Sarıkları Yobaz Zümresine Kefen Olmalı! Yobazlarıyla, Ağalarıyla, Şeyhleriyle, Halifeleriyle, Sultanlarıyla Birlikte Kahrolsun Derebeylik! İrtica ve Derebeyliğe Karşı Mücadele İçin: Köylüler (Köy Meclisleri), Ameleler (Sendikalar) Etrafında Örgütlenmelidir!’ adlı bir makale ile kınayan Amele Teali Cemiyeti bile devletin gözüne giremeyecekti.

‘Türkiye'de birbirinden çok farklı çıkarlar izleyen ve bu yüzden birbiriyle mücadele eden sınıflar’ olmadığı görüşü CHF’nin 1927 tüzüklerinde ve 1931’de kabul edilen parti programında tekrarlandı. 1930’lardaki millileştirme hareketleriyle birlikte Türk sanayisinde yabancı sermayenin yerini ulusal sermayenin almış olması, CHP’yi sendikalaşmaya yada greve sebep olabilecek bir ortamın veya herhangi bir çıkar çatışmasının olmayacağına inandırmıştı. Başka bir deyişle, işçi örgütlenmelerine veya grevlerine gerek yoktu, bu yüzden de engellemek en doğru hareketti.

HİNES RAPORU. 1932’de bir yandan Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’ya katılan Türkiye, öte yandan örgütlenme ve grev yasağını kaldırmadığı gibi, 1933 yılında Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklerle grevi suç olarak tanımlandı. Bir süre sonra hükümet işçi hakları konusunda danışmanlık hizmeti aldığı ABD’li Hines Şirketi’nin tavsiyeleri uyarınca işçilerin yer altı örgütlenmelerine kaymalarını önlemek için hükümet bünyesinde çalışacak ve sürekli denetim altında olacak bir ‘işçi cemiyeti’ kurulmasına karar verdi. Bunun için İzmir pilot bölge seçilmişti.

11 Aralık 1934’te İzmir valisi Kazım Dirik ‘İzmir İşçi ve Esnaf Cemiyetleri Birliği adlı bir dernek kuruldu’ başlıklı bildirisinde, İzmir’deki tüm işçilerin derneğe üye olup kayıt yaptırmalarını, yaptırmayanların hangi işte çalışırlarsa çalışsınlar, cezai işleme tabi tutulacaklarını söylemişti. Karşılığında Birlik, işçilere sosyal güvence sağlayacaktı. Emir büyük yerden gelmiş olduğu için, birlik daha ilk yıl 17.300 işçi 6.600 esnaf üyeye sahip oldu. Ancak kuruluş tarihi ile her türlü sendikal örgütlenmeyi yasaklayan 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu arasındaki beş yılda tam 62 grevin yaşanmasını önleyemedi. Bu yasaklı dönemde yapılan iki eylem oldukça dikkat çekiciydi. Bunlardan ilki 1926’da Soma-Bandırma demiryolu inşaatında çalışan işçilerin 12 bin imzalı bir dilekçe ile iş koşullarının düzeltilmesini istemeleri, diğeri 1934’te Balya’daki kömür işçilerinin, Balıkesir’e bir ‘açlık yürüyüşü’ yapmaları idi.

10 Haziran 1946’da sınıf esasına dayalı örgütlenme yasağının kaldırılmasıyla birlikte sendikalar kurulmaya başlayınca söz konusu birlikler zayıfladı ve bir süre sonra ortadan kalktı ancak devlet hem 1947 Sendikalar Kanunu ile, hem de Ceza Kanunu’ndaki 141 ve 142. maddelerin ağırlaştırılmasıyla işçi önderlerine ve solculara göz açtırmadı. Böylece 1948’de İstanbul Çimento Fabrikası, 1949’da Eyüp Mensucat Fabrikası, 1959’da Zeytinburnu’ndaki bir taşocağındaki kısa süreli iş bırakmalar dışında bir işçi eylemine rastlanmadı.

DARBELER BOŞUNA MI YAPILIR? 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamı sayesinde 40 yıldır seslerini çıkaramayan işçi sınıfı ilk kez grev hakkını kavuşmuş, 1963 tarihli İş Yasası’ndan 1980 askeri darbesine kadar ülke çapında tam 4.794 işçi eylemi yapılmıştı. Ancak burjuvazinin buna tahammül etmesi elbette beklenemezdi, nitekim 12 Eylül 1980 tarihli 7 numaralı MGK bildirisi ile “kamu düzeni ve genel asayiş gereği olarak DİSK, Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu MİSK ve bunlara bağlı sendikaların faaliyetleri” durdurulurken, 8. numaralı bildiri ile Türk-İş dışında kalan konfederasyonlara ve onlara bağlı sendikalara ait taşınır ve taşınmaz mallar kayyumlara teslim edildi, sendika yöneticileri mahkemelerde yargılandılar ve ağır cezalara çarptırıldılar. MGK zaman içinde 1963’ten beri edinilen tüm kazanımları teker teker geri aldı. Böylece tekrar başa dönüldü…

Pangaltı’ndaki Belvü Bağçesi’ndeki 1 Mayıs’tan Bugüne


Peki, işçi bayramlarında durum neydi? 1908’den çok önce, Kağıthane Çayırı’nda amelelerin helva yiyerek ya da kuzu çevirerek 1 Mayıs Bayramı’nı kutladığı rivayet edilirse de, Osmanlı sosyalistlerinden ‘İştirakçi’ Hilmi’nin yayınladığı İştirak dergisinin 2. sayfasındaki bir fotoğrafın altındaki “Pangaltı’ndaki Belvü Bağçesinde, Efrenci (Miladi) 1912 senesi Mayısının birinci günü, Osmanlı Sosyalistleri tarafından idare edilen 1 Mayıs Bayramı” yazısına bakılırsa 1 Mayıs bayramı, ‘hürriyetin ilanından’ dört yıl sonra Osmanlı ülkesine girmişti. Bu bayramda neler olduğunu bilmiyoruz ama 1 Mayıs 1920 tarihli İkdam gazetesindeki bir haberde, 1 Mayıs tatilinin her yıl ülkede az çok yansımaları olduğu halde, bu yıl amele sınıfının ülkedeki olağanüstü durumu göz önüne alarak işi bırakmayacağı müjdelendiğine göre, aradaki yıllarda Osmanlı ameleleri pek rahat durmamışlardı!


İŞGAL ALTINDA KUTLAMA. 1921 yılının Nisan ayının son günlerinde, İtilaf Devletleri adına İstanbul’un yönetimini üstlenmiş olan Beynelmüttefikîn Zabıta Komisyonu tarafından “amelenin işi bırakması ve tatil yapması halinde” ortaya çıkacak olayların ‘askeri suç addedileceği ve faillerinin askeri mahkemede yargılanacağı’ ilan edilmişti. Ancak tehditler ameleleri yıldırmadı ve 1 Mayıs 1921 günü, Türkiye Sosyalist Fırkası Başkanı İştirakçi Hilmi liderliğindeki iş bırakma eylemi sonucu, Fatih, Aksaray ve Harbiye hatlarındaki tramvaylar, Karaköy, Beşiktaş ve Tünel-Şişli hattındaki arabalar çalışmadı. Şirket-i Hayriye vapurunun seferleri iptal edildiği için Boğaz’da oturanlar şehre inemedi. Haliç İdaresi çalışanları işi tatil ettiği için halk ancak pazar kayıkları ile köprüye gelebildi. Haydarpaşa-Pendik ve Sirkeci-Çekmece hattındaki banliyö trenleri de durduğu için İstanbul’da hayat felç oldu. Bayram dolayısıyla Türkiye Sosyalist Fırkası’nın Babıali Caddesi üzerindeki merkezine ‘kırmızı bayrak’ çekildi, bando sabah 10.00’dan akşam 23.00’e kadar Beynelmilel Marşı’nı yani Enternasyonal’i çaldı.


Ama en görkemli kutlama, 1 Mayıs 1922’de Kağıthane sırtlarında yapıldı çünkü İşgal Kuvvetleri bu sefer ‘nümayiş yapmamak koşuluyla’ yürüyüşe izin vermişlerdi. Pangaltı-Kağıthane güzergahındaki yürüyüş bando eşliğinde Enternasyonal’i söyleyerek yapılmıştı.

İstanbul komünistleri ve diğer sosyalist gruplar o gün sadece tören yapmakla kalmamış, bir dizi karar da almıştı. Bu kararlar arasında sadece çalışma gününün sınırlandırılması ya da kadın ve çocuk emeğinin sömürülmesini önleyecek tedbirler değil, süregelen savaşın bir an önce bitmesi dilekleri de vardı. Umum Amele Birliği binasından halka seslenen iktisat müderrisi Mustafa Zühtü Bey, Mustafa Kemal’in barış sonrasında, amele evlatlarını iktisadi esaretten kurtaracağına olan inancını haykırıyordu.


BASKILAR BAŞLIYOR. 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında çiftçi, tüccar, sanayi ve ticaret erbabından hükümet tarafından seçilmiş 1135 delege ile toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde o güne kadar ‘amele’ denilen emekçilere ‘işçi’ denilmesi, iş gününün sekiz saat olması, ücretli izin ve 1 Mayıs’ın işçi bayramı olması karara bağlanmıştı. Ancak 1 Mayıs 1923’te işçilerin ikiye bölündüğü görüldü. Ankara’ya yakın Umum Amele Birliği Sultan Ahmet Meydanı’ndaki merkezinde ‘İstiklal Marşı’ ile bayramı kutlarken, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi, Babıali Caddesi’ndeki Mürettibin Cemiyeti binasında ‘Enternasyonal’i söyleyerek kutlamıştı. Sonucu tahmin etmek zor değildi, ikinci gruptan 20 kişi, geceyi nezarethanede geçirmişti.


1924 kutlamalarının liderliğini hükümetin sevdiği Umum Amele Birliği üstlenmişti. Birlik, TBMM’nin bir yıldır Mesai Kanunu’nu çıkarmamasını protesto etmek için sokağa çıkmama kararı alınca baltayı taşa vurdu. Çünkü 30 Nisan gecesi bütün karakollara ‘her türlü nümayiş ve hareket-i merasimiyenin’ engellenmesini emreden bir yazı gitmişti. Bundan habersiz olan birlik mensupları genel merkezlerini kırmızıyla donatıp bando eşliğinde Beynelmilel Marşını çalarken polis sol dergi ve gruplara baskın yapmakla meşguldü. Sonuçta, işçilerin değil meydanlara çıkması, 1 Mayıs’ı bina içinde bile kutlamaları mümkün olmadı.


KÜREK CEZASI. 1925 kutlamaları, Cuma gününe rastladığı için tatil krizi yaşanmayacaktı ancak kutlamaları örgütleyen Amele Teali Cemiyeti’ne Emniyet Müdürlüğü, ‘açık mahalde miting ve gösteri yürüyüşü yapamayacaklarını’ ancak ‘temsilci bir heyetin valiyi ziyaret ederek amelenin hissiyat ve temenniyatını bildirmesinde bir mahzur olmadığını’ söylemişti. Onlar da uslu davranıp bununla yetindiler ancak, işçilere cemiyet yayınlarından ‘Mayıs 1 Nedir?’ başlıklı risalenin dağıtılması, cemiyet yöneticilerinin Ankara İstiklal Mahkemesi’ne sevk edilmesine yetti. Mahkeme 12 Ağustos 1925 tarihli kararıyla 38 kişilik bir grubu “komünistlik teşkilat ve propagandası yapmak suretiyle dahili emniyeti ihlal ve binnetice hükümet şeklini değiştirmeye matuf fiil ve hareketlerde bulunmak” suçunu işledikleri için 7 yıldan 15 yıla kadar kürek cezalarına çarptırdı. En ağır cezalar başlarına gelecekleri hissedip, mahkemeden önce yurtdışına kaçmayı akıl eden Şefik Hüsnü, Nazım Hikmet ve Hasan Ali’ye verilmişti.


ÖRGÜTE İZİN YOK. 1 Mayıs 1926’da işçiler, tedbirli davranıp, 1 Mayıs’ın “dünya amelesince bir yevm-i mahsus” olduğunu söyleyen gazete makaleleri ile yetindiler. Bu uyumlu tavırlarının ödülü, 8 ay önce ağır cezalara çarptırılan sendika önderlerinin affedilmesi oldu.


1 Mayıs 1927’de yine Amele Teali Cemiyeti’nin önderliğinde yapılan kutlamaların en önemli unsuru ‘8 saat iş, 8 saat istirahat, 8 saat uyku’ yazılı pankartlardı. Ama bu sefer kurtuluş yoktu. Ekim ayında zabıta cemiyetin defterlerine ve kayıtlarına el koydu, 1928’deki Şark Şimendiferler ve İstanbul Tramvay grevlerinden sonra da Cumhuriyet döneminin tek işçi örgütü ebediyete intikal ettirildi!


1930’lar ve 1940’ların klasiği, tescilli komünistlerin her 1 Mayıs öncesinde evlerinden toplanıp 1 Mayıs geçene kadar gözaltında tutulmaları ve yasaklanmış Türkiye Komünist Partisi’nin İstanbul örgütünce dağıtılan gizli bildiriler idi. 1950’lerde ailecek piknik yapmakla yetinildi. 27 Mayıs 1960 Darbesi’nden sonra yasaklar gevşedi ancak ‘hakiki’ 1 Mayıs kutlamaları için 15 yıl beklemek gerekecekti.


KANLI 1 MAYIS’A DOĞRU. 1 Mayıs 1975’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) girişimiyle Tepebaşı Gazinosu’nda yapılan salon kutlamasını, 1 Mayıs 1976’da İstanbul Taksim Meydanı’ndaki 150 bin kişilik miting izledi. 1 Mayıs 1977’deki kutlamalar ise tarihe ‘Kanlı 1 Mayıs’ olarak geçti, çünkü karanlık güçlerin açtığı ateş sonucu 34 kişi ya ezilerek ya da kurşunlanarak öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Bunu sokağa çıkma yasağı ile engellenen 1979 kutlaması ile sıkıyönetim ilan edilen tam yasaklı 1980 kutlaması izledi. 12 Eylül cuntasının ilk işi 1 Mayıs’ı tatil günü olmaktan çıkarmak oldu. Bundan sonraki yıllar, yasaklar, polisle çatışmalar, ölümler ve yaralanmalarla geçti. 1 Mayıs 2007’de yaşananlar demokrasinin bu topraklara uğramaya henüz niyeti olmadığını göstermişti. Bu konuda ne kadar yol aldığımızı yarın hep birlikte göreceğiz.

Kaynakça: Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, Derleyenler: Mete Tuncay-Erik Jan Zurcher, İletişim Yayınları, 1995; Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar 1908-1925, Ankara 1967; Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı Yayınları, 1994, C.2, s. 236-238; C.4, s.280-294; Oya Sencer (Baydar), Türkiye’de İşçi sınıfı, doğuşu ve yapısı, Habora, 1969; Şeyhmus M. Güzel, Türkiye’de işçi hareketi (1908-1984), Kaynak Yayınları, 1996; Yüksel Işık, Osmanlı’dan Günümüze İşçi Hareketi, Öteki Yayınevi, 1995.


AYŞE HÜR ÖZGEÇMİŞ


Ayşe Hür 1956’da Artvin’de doğdu. Her ikisi de lise öğretmeni olan Balkan kökenli babası ve İstanbullu annesi ile Urfa, Nazilli ve Edirne’de yaşadı, ardından İstanbul’a yerleşti. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü ile Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bölümü’nde çift anadal eğitimini 1992’de tamamladı. Aynı üniversitenin Atatürk Enstitüsü’nde “Avrupa Birliği’nin Tarihle Barışma Politikaları ve Ermeni Meselesi” üzerine lisansüstü tezini 2005’te verdi. Halen aynı enstitünün doktora programına devam ediyor. 20 yıl işçilik, memurluk ve yöneticilik yaptı. Son 10 yılda, hayatını sosyal bilimler ve piyasa araştırmacılığı ve moderatörlük yaparak kazanıyor.Taraf, Radikal, AGOS, Toplumsal Tarih başta olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde tarih ve siyaset yazıları yazıyor.







Cevaplar:

www.yenialevihareketi.com