Öteki istanbul

www.yenialevihareketi.com

Makale yazari: Hasan ..Kaya Tarih, gün ve saat : 02. Mayis 2008 17:36:


Ellerim. cebimde. kendimi. sokaklara. atıyorum, çarsı pazar, deniz kıyısı demeden içimden geldiğince dolaşıyorum. Sağlı sollu yediğim omuzlar, çatık kaşlar, sövmeye ve kavgaya hazır bakışlardan yılıp kendimi bir otobüse, bazen ne yöne gittiğine dahi bakmadan bir dolmuşa atıyorum.

Çoğunlukla kalabalıklar içinde akıntıya kapılmış, çaresiz sürüklenen biri olarak buluyorum kendimi. Gittiğim, varacağım hiçbir yerin önemi yok. Denize yakın olmak, Boğazda, Marmara kıyısında bir yerde olmak var aklımda. Fenerbahçe’de bir çay bahçesinde denize yakın martılar, yosun ve tuz kokusu. Bir de Marmara’nın mavi sularındaki yeşil yalnızlığım. Kimsesiz uzak ve Hayırsız…

Kadıköy çarşı içi bir çıkmaz sokaktan dönüyorum. Kaymakamlık, karşısı iskele, karşıya geçmeli. Karaköy, sonra Tünel ve İstiklal Caddesi…

Her şeyi geride bırakıp kaybolmadığıma kızıyorum bazen. Sanki onlarca kez sınanmış kesinliği ile kendi uydurduğum “Bir şehri onda kaybolmadan tanımak olanaksızdır” sözüne inanarak İstanbul da kaybolarak İstanbul’u bulmak istiyorum. Bu belki de İstanbul’ da kaybettiklerimi İstanbul’da, İstanbul’la bulmak isteği.

Kadıköy’den kalkan vapur, satılmayı bekleyen Haydarpaşa Garı önünden geçiyor. İstanbul ve denizle tanıştığım yer. Kız Kulesi ve Kız Kulesine sevdalı şairin şiirleri aklımda, güvertede rüzgâra verdiğim özlemlerle Karaköy’e varıyorum.

Vapurun güvertesinde bıraktım bu gemilere bir daha ne zaman binemeyeceğimiz telaşını. Ellerine ne geçecek, hangi akla hizmet özleyeceklerimizin arasına bu beyaz martıları da koyacaklar düşüncesi ile oyalanırken çıkıyorum Tünel’den.

Temaşaya çıkan yalnızlığımız İstiklal Caddesi’nde.

Kafe, sinema önleri, kalabalıklar. Mağazalara girip çıkan, vitrin önlerinde birikmiş rüküş kadınlar, kızlar, kaldırımları döven topukları, işsiz, avare hovarda erkekler, gelen kalabalıklardan kaçarak bir kafeye giriyorum.

Cam kenarı, kapıya yakın, kirli bordo bir koltuk, mermer masa, gelen bir bardak su ve az şekerli Türk kahvesi. Karşı masada yüz çizgilerine yılların yorgunluğunu asmış iyi giyimli bir kadın dudaklarında abartılı kırmızı ruj, beklediği az sonra kapıdan girecekmiş gibi gözü kapıda gülümsüyor.

Hep beklediğimiz birileri, davetsiz gelmesini istediklerimiz oluyor. Sevdiklerimiz yakın, uzak hep yanımızda olsunlar istiyoruz, bizi de bekleyenlerin olduğunu unutarak. Kalabalıklar içinde kaybolan sesimiz, susan ellerimiz, ne yapacağını bilmez olduğumuzda tanıdık bir yüz, eski bildik bir sesin hasretini yaşıyoruz. Küskün, kırgın sesini odada bırakıp pencereden bakmaların geliyor aklıma, arkan bana dönük, arkan odaya dönük, öyle uzaklara bakarken, gelip arkadan sarılacağımı beklediğini düşünmüştüm. Belki de ben gelip sarılmak istediğim için senin de böyle bir şeyi istediğini düşündüm. Sessizlik giriyor aramıza, sessizliğin ağırlığı aramızda bir duvar gibi yükseldikçe kopuyorduk bir birimizden, uzaklaşıp ayrı düşüyorduk.

Her kadında senin yüzün, her çocukta senin gülmelerin, her akşamda senin hüznün, her sabah senin sesin.

Bir birine yakın masalarda bir birine uzak, çay kaşığı sesi, masalardan alınıp tekrar masalara bırakılan bardakların mermer masa ile buluşmasının çıkardığı sesler arasında sanat tarihinden söz eden tek düze, inişi çıkışı olmayan anlattıklarının kim bilir kaçıncı tekrarını yapmaktan bezgin bir kadın sesi. Dönüp sesin sahibini arıyorum. Karşıda, çaprazımda kalan masada Seda Sayın kopyası bir kadın. Durmadan bacak değiştiriyor her bacak değiştirip bacak bacak üstüne atmalarında etekleri açılıyor, çekiştirip kapatıyor bacaklarını. Dışarıda akan, duran kalabalıklar, gürültü, hayat ve kavga sesi…

Cam sesi, cam kırıkları ve Kafenin camını kırıp içeri düşen taş, yerimizden fırlayıp kalkıyoruz. Korku, telaş, dışarıda koşan, kaçan dağılan kalabalık polisler. Karşımda gözü kapıda oturan yaşlı kadının dudaklarında abartılı kırmızı ruj titriyor, Seda Sayan kopyası eteklerini toplamış susuyor alt dudağını ısırarak. Arkalardan telaşlı bir ses öne doğru geliyor.

“Ne istiyorlar bunlar, rahat batıyor bu millete” diyerek. Kapıya kadar gelip kalıyor öylece sesin sahibi. Bir an dışarı çıkıp oradan hızla uzaklaşmak istediğini düşünüyorum. Ama o geldiği gibi homurdanarak dönüp oturuyor yerine.

Cam kırıkları, taş alındı düştüğü yerden, müşterilerine bir şey olmayışının sevincini, telaşını yaşayan, bir anda yanımızda biten bayan tarafından. Dışarı çıkmak ile kalmak arasında gidip gelirken bir kahve daha istiyorum az şekerli bol köpüklü. Dışarıda cadde tenha bir sessizlik içinde susuyor şimdi. Uzun sürmez bu sessizlik. “İnsan dildir” diyen Aydın geliyor aklıma. Dili ile var oluyor insan, konuşuyor ve direniyor.

Korkusunu yenen Kafe az önceki sesini buluyor ve masalarda dışarıda yaşananlar konuşuluyor. Bir masada konuşulan diğerini tutmuyor. Sınır ötesi hareket, belki de F tipi cezaevlerini protestoydu az önce coplar, biber gazı ile dağıtılan eylem. Akşam haberlerde öğrenecektik, coplanan, saçlarından yerlerde sürüklenen, biber gazı sıkılmış gençlerin görüntüleri eşliğinde. Sonra hiçbir şey olmamış gibi magazin yağmuru, pop yıldızlarından yumruk yiyen paparazziler, kadın programları, politikacılar, asker eskileri. Demokrasi ve insan hakları nutukları başlayacak.

İstanbul yedi tepeye yüklediği acıları saklıyor arka sokaklarda, uzak semtlerinde. Varoşların itilmişliğinde öteki İstanbul oluyor acılar.






Cevaplar:

www.yenialevihareketi.com