VAHSETI GÖRDÜM!

www.yenialevihareketi.com

Makale yazari: Murat KANTEKIN Tarih, gün ve saat : 04. Mayis 2008 20:16:

Arkadaşlarla sözleştik. Önce Şişli’de ya DİSK’te ya da CHP İlçe Örgütü’nde buluşacak oradan hep birlikte, sendikal mücadele veren emekçi dostlara destek olmak için Taksim’e yürüyecektik. 77 1 Mayıs’ında katledilenleri Kazancı Yokuşu’nda anacak, Ata’nın huzurunda saygı duruşuna geçecektik. Hatta açılacak bir iki pankartın sözlerini de bizzat kendim yazdım.

Trafik durumundan ötürü Dolmabahçe’den Taksim’e çıkmak zorunda kaldım. Güya Taksim’den ters istikamete doğru yürüyecek saat 10:30 gibi Şişli’de olacaktım. Beşiktaş İnönü Stadı’ndan itibaren Taksim’e çıkana dek 3 defa polis kordonundan geçtim. Herkes yolda yürüyor, bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Taksim Meydanı’na çıktığımda inanılmaz bir manzara vardı. Geçtiğimiz kış Artvin’den girmesi beklenen “Allahsız gomünisler” yurda girmiş, Taksim’i ele geçirmek üzere idiler. (!) Meydanın etrafı kat kat sarılmıştı. Nasıl oldu ise bir komiser ricamı kırmadı ve benim Taksim meydanını boydan boya kat etmeme izin verdi. Etrafımda bir iki sivil insan vardı. Geriye kalanlar ise binlerce polis ve asker. Az ileriye vardığımda Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyelerinin 1.000 kişilik bir gurup halinde Şişli’den gelen Cumhuriyet Caddesi’nin meydanla birleşen noktasına 100 mt. geride “İşte Taksim İşte 1 Mayıs” diye slogan attıklarını gördüm. Onları da yüzlerce polis ablukaya almıştı. Oradan hızla Elmadağ, Harbiye istikametini takip ederek Şişli’ye doğru yürümeye başladım. O sırada hem DİSK’in hem de CHP İlçe Örgütü’nün önünde bulunan arkadaşlarla telefon trafiğine devam ediyor, o tarafta yaşananları an be an öğreniyordum. Telefondan edindiğim tek izlenim Şişli’de bir vahşet olduğu idi. Entelektüel birikimi ile dolu bir adam olan Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) Genel Başkanı Mimar N. Doğan Bermek’i aradığımda ise DİSK’te bulunan kendisinin de biber gazlarının etkisinde olduğunu öğrendim. Sayın Bermek’in Şişli’ye dair aktardıkları ile diğer arkadaşların aktardıkları arasında bir fark yoktu. Elmadağ – Harbiye güzergahında nerede 3-4 kişi yan yana dursa polis geliyor ve kendilerini kibarca (!) dağıtıyordu. O sırada arayan bir arkadaşım ara sokakta kıstırıldıklarını ve bilmediği bir binaya sığınan kendisini dışında ki diğer 3 arkadaşının gözaltına alındığını söyledi. Tek suçları ise, polis memurun tabiri ile “Polise dik dik bakmak”mış. (!) Tam bu haberi aldığım anda inanılmaz bir gaz kokusu duydum. Harbiye’de bulunan TRT Radyosu’nun önüne gaz bombası atıldı. Daha ne olduğunu anlamadan, gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. 2004 Haziran’ında İstanbul’da ki NATO protestolarında vücuduma teneffüs eden biber gazından daha ağır bir gazdı. Gözlerim yanıyor, midem bulanıyordu. Bizlerin zor dayandığı bu acıya kızlar, çocuklar nasıl dayanırdı? Düşünemiyordum. O esnada diğer arkadaşlara iyice yaklaşmıştım. Aramızda sadece bir polis kordonu kalmıştı. O da ne? Bir elinde, Mustafa Kemal’in ülke kuran düşünümlerinin simgesi 6 Ok’lu CHP bayrağı olan bir genç diğer eliyle başını korumaya çalışıyordu. Vuran kişi sanki Mustafa Kemal’in kurduğu ülkenin güvenlik örgütüne mensup biri değil, ya da karşısında ki bayrak ülkenin kurucu ideolojisinin bayrağı değil de bir düşman bayrağı, bunu elinde taşıyan kişi de Kocatepe’den, Sakarya’dan kalma bir düşman askeri idi. İnanılmaz bir manzara vardı. Ne yaptığını bilmeyen, önüne gelene, kim olduğuna, ne olduğuna bakmaksızın acımasızca vuran bir polis örgütü. Kime vuruyor, neden vuruyor, gerekçesi ne?

Siyasal iktidar ve onların bürokratları öyle bir hava estirdiler ki, 1 Mayıs günü Şişli – Taksim güzergâhında sokakta görülen herkes vatan haini, terörist, dövülmesi, vurulması gereken insanlardı. Dövülmeliydi ki, Allahsız gomünisler susturulsun, Taksim Meydanı’na çıkmak neymiş, görsünler!


Polis kime vuruyordu, dahası neden bu kadar acımasız vuruyordu?

12 Eylül Faşist Cuntası’nın en belirgin sonucu, okumayan, üretmeyen, sorgulamayan, değiştirmeyen, eleştirmeyen, kendisine verilenle yetinen, benmerkezci, apolitik bir kuşak yetiştirmesi idi. Bir de manzaranın diğer yüzünde, yurtsever sola karşı önü açılan, desteklenen tarikatlar, cemaatler, dinsel yapılanma vardı. O dinsel yapılanma önce belediyeleri sonra da iktidarı ele geçirdi. İlk işi de kendi kadrosunu oluşturmak oldu. Bu kadronun içinde validen, sıradan memura kadar tüm kadro vardı. Netice de o kadrolarda kendilerinden olmayan herkesi düşman olarak görmeye başladılar. Hani, birçoğumuzun ortaokul, lise, üniversite sıralarında gördüğümüz bir manzara vardır; O dönem milliyetçi geçinenler, kendileri gibi olmayan herkesi “Allahsız gomünis” olarak görür ve sürekli çatışırlardı. Hatta onlara göre liberal olan, merkez sağ siyasi görüşü savunanlar bile gomünis olurdu. Hayatında bir defa Marx’ı duymamış, Engel kimdir bilmeyen, Kapital’dan tek anladığı, İstanbul’daki Capitol alışveriş merkezi olan sığ zihniyet yerini cemaatçi kadrolara bırakıyordu. Onların tek farkı ise aynı sığlığı taşımakla birlikte dinsel tandasları daha da güçlü olmaları.
İşte bu kadrolar 1 Mayıs’ta terör estirdi! Orada “Sosyal Adalet” diyen, “Yolsuzluğa, Yoksulluğa, Açlığa Hayır!” diyen ağızlar sadece kendilerinin değil tüm yurttaşların hakkını savunuyordu. Dolayısıyla kendilerine tekme tokat giren, cop ile gaz bombası ile saldıran polislerinde.

24 yıllık yaşamımda gördüğüm en büyük vahşeti, saldırganlığı, acımasızlığı gördüm. Hiçbir gerekçe bu vahşeti haklı gösteremez. Kız arkadaşı ile oturduğu cafede gaz bombasından etkilendiği için ağzına limon sıkan gence, “Ulan sen gaza karşı limon sıkmayı nereden öğrendin?” diye saldıran bir güvenlik örgütü olur mu, olabilir mi? Bunun hesabını kim verecek, nasıl verecek? Bir hastaneyi basıp içeriye biber gazı atmanın mantığı nedir? Açıklaması nedir? Göreve geldikleri 5 yıldan buyana kapkaça, saldırganlığa, hırsızlığa, çetelere bir çözüm bulamayan vali ve emniyet müdürü, orantı kavramından ne anlıyorlar?

Tarihe not düşmek adına diyorum ki; 1 Mayıs 2008 tarihinde İstanbul’da yaşanan manzara da en başat sorumlular yürütmenin başı iktidar partisi ve onun genel başkanı ile o iktidarın bürokratları olan vali ve emniyet müdürüdür. Sokakta duran yurttaşa ağız burun dalan polis memurları sadece kendileri verilen emri acımasızca uygulamakla yükümlü idiler.
Bir şeyin daha altını çizmem gerekirse, “Taksim’de kışkırtma olacak!” diyen ve “Taksim’i provoke edecek olanlar Kadıköy’ü, Çağlayan’ı provoke etmez mi?” sorularına yanıt veremeyen siyasal iktidar ve onun bürokratlarının açıklaması ortamı gerdi ve gelinen manzarayı hazırladı!

Murat KANTEKİN
03.05.2008





Cevaplar:

www.yenialevihareketi.com